VAR OLMAK SEYYAH OLMAKTIR
Yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, kalpleri olsun da onunla akıllarını çalıştırsınlar, kulakları olsun da onlarla duysunlar. Şu bir gerçek ki, kafadaki gözler kör olmaz ama göğüslerin içindeki gönüller körleşir" (Hac:22:46)
Başlığa yazdığım bir söz düştü aklıma ve bu konuda konuşmayı murad ettim. Hep aklımda olan ancak kaleme henüz alabildiğim bir kaç kelamdır sizlerle paylaşmak istediğim.
İçimdeki kelamı bir nebze kaleme dökmek niyetim. Klavye desem daha doğru olur belki de. Bilgisayarlar ve telefonlar çıkalı kalemi de almaz oldum elime. Kalemin de bir yolculuğu var demek ki. Kelime ve kalem dahi seyyahtır insan misali.
Ezelden ebede bir yolculuktur bizim ki..
Anne rahminden dünya'ya, dünya'dan kabre, kabirden haşre ve oradan da ebed memleketine uzanan gizemli bir yolculuk.
Peki bu yolculukta, anımızın hakkını verebiliyormuyuz?
İnsan bu dünyada adeta bir göçebe misali dolaşır durur.
Bu bir gizemli bir yolculuktur. Zira insan, varoluş kozasından çıkan kelebekler gibidir. Yaşadığı anın kıymetini bilmesi gerekir.
Rabbimiz Bakara suresi 30. ayet de; “Hani rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. Allah “Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim” buyurdu. (Bakara: 2:30)
Şayet bir yolculuk serüveni ise bahsettiğimiz, bunun bir maksadı olmalı değilmidir?
Ve yine bir ebeveyn olarak çocuklarımızın dünya yolculuğuna çıkmasına vesile olacak isek bunun da bir niyeti ve maksadı olmalıdır.
Meryem de, Yahya da bir niyet çocuğuydu. O halde, çocuklarımızın erdemli, iyi kimsele olmaları için niyet etmeliyiz. Rabbimiz Insan suresinin ilk ayetinde: “İnsanın üzerine uzun devirden öyle bir zaman gelip geçti ki (o vakit) o, anılmıya değer bir şey bile değildi” (İnsan: 76:1) Evet, gerçekten insan üzerine, o uzun devirden öyle bir zaman geçti ki (o, henüz) anılan bir şey dahi değildi. Burdaki bir şey değildi henüz yokken boşluk olarak kayda değer fark edilmeye değer bir şey değildi, bir hiç yokluk yada boşluk hali de diyebiliriz.
İnsan’ın dünyevi yolculuğa gelirken ki süreci, rahme düşmeden önceki elementer oluşum sürecini ve gelişimini de, ayetlerde görüyoruz!
“Hani o zaman Rabbin meleklere demişti ki: “Ben balçıktan bir beşer yaratacağım. İzleyin, ne zaman ki onu şekillendirmeyi (tesviye) tamamlar da ruhumdan üflersem, derhal secdeye kapanın.” (Sad suresi:71-72). Bu ayetlerde ise insanın elementer yaratılış sürecine gönderme yapılıyor.
İnsan suresi 2. ayet “Gerçekten Biz, insanı karışık bir meniden (hücreden) yarattık. Onu geliştiriyorduk. (Yani) onu işiten ve gören bir hale getirdik. Doğrusu biz, insanı imtihan etmek için, döllenmiş yumurtadan yarattık ve onu işiten ve gören bir varlık yaptık” (İnsan: 76:2)
Ve aslında insanı yaratmaya niyet eden Rabbimiz, insan’dan bir halife var edeceği için dünyaya gelmeden oluşum sürecine girmeden önce söz alıyor.. Araf Suresi, 172. ayet: “Hani Rabbin, Ademoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (demişti de) Onlar: "Evet (Rabbimiz'sin), şahid olduk" demişlerdi.
İslam akidesine göre insanoğlunun bütün sorumluluklarının başında Allah’ın varlık ve birliğini kabul etme ve yalnız O’nu, Yüce Yaratıcı, olarak tanıyıp, sadece O’na kulluk etme görevi gelmektedir. Fakat insanlar, sorumlulukları hakkında gerektiği biçimde bilgi sahibi kılınmazlar yahut böyle bir bilgiye ulaşma yeteneği ile donanmış olmazlarsa bu durumu bir mazeret veya bahane olarak ileri sürmekte haklı olurlar.
Bu sebeple söz konusu o büyük sorumluluğun âdil bir temele dayanması için insanların bu hususta yeterli donanıma sahip kılınmaları gerekmiştir. Bu iki âyette, insanların Allah tarafından böyle bir bilgi veya yetenekle donatıldığı haber verilmekte ve bunun gerekçesi açıklanmaktadır.
Tüm bu sürece baktığımızda ciddi bir niyet ve ana rahmine düşmeden önceki sürecin önemine ve iradeli bir insan olmasına değinilmektedir. Ve insanın yaşama gayesi amacı da şöyle açıklanıyor.: “Ben cinleri ve insanları ancak beni tanıyıp bana kulluk etsinler diye yarattım. Ben onlardan herhangi bir rızık istemiyorum” (Zariyat: 39:56-57)
Peki ya kulluk nedir? Hangi söz veriş ile başlarız, adına ubudiyet dediğimiz bu kutlu yola?
"Ben şehadet ederim ki, Allah'tan başka İlah yoktur" kelime-i tayyibesi ile kuşkusuz.
Şehadet ile, yani tanıklık yaparak gireriz biz bu hak yola.
Peki sözün başında vurgu yaptığım "Var olmak seyyah olmaktır" çıkarımını bu bağlamda nereye koyabiliriz?
Seyyah olmak ile şahit olmak arasında bir anlamsal bağ olabilir mi?
Hakikaten insan niçin seyyah olur?
Evet, bunun cevabını sizlerden duyar gibiyim.
İnsan, kuşkusuz şahitlik yapmak için seyahat eder. Kimileyin fiziksel hiç bir hareket içinde olmadan yapar bu seyahatini.
Evet, insan iyiyi, doğruyu ve güzeli arayan bir seyyahtır bu alemde. Alem onun nazarında bir temasagah olur adeta.
Evet, insan iyiyi, doğruyu ve güzeli arayan bir seyyahtır bu alemde. Alem onun nazarında bir temaşagâhtır adeta. Şairin dediği gibi:
Nedir bu ellere ayak,
Nedir bu dillere dudak,
Aç gözünü ibretle bak,
Âlem bir temaşagâh imiş
Bazen entellektüel anlamda aklen bazen gönül planında hissen bazen de bizzat bedenimizle seyahat ederiz.
Her insanın mutlaka bir seyahati vardır bu kısa hayatta. Seyyah olmayan insan yoktur. Onun için var olmak seyyah olmaktır. Statik değil dinamik bir tabiatı vardır zira hayatın.
Kur'an'a baktığımızda da seyahat etmek ile akletmek ve ibret almak arasında sıkı bir bağ olduğunu görmekteyiz. Mesela şu ayette: "Yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, kalpleri olsun da onunla akıllarını çalıştırsınlar, kulakları olsun da onlarla duysunlar. Şu bir gerçek ki, kafadaki gözler kör olmaz ama göğüslerin içindeki gönüller körleşir" (Hac:22:46)
İnsanın en mümeyyiz vasfı akletmek ve ibret almak olduğundan bunu yapabilmesinin biricik yolu gerek aklen gerek duygularıyla gerekse bizatihi cismen seyahat etmesidir.
Kalp varoluşumuzun en temel merkezidir. Beden isimli memleketin başkenti gibidir. Kalp ise inkılap eden sürekli değişen, dönüşen ve dahi başkalaşandır.
İnsan duyguları bir seyyah gibi sürekli deveran eder. Kimileyin adavet muhabbete, muhabbet nefrete, intikam şefkate, dalalet istikamete, hayır serre, şer ise hayra evrilir.
Kalbimiz attığı nispette bizler var oluruz ve yeryüzünde seyyah oluşumuzun en temel saiki ise bizzat o mütemadiyen evrilen kalbimizdir.
O halde; doğruluk, güzellik ve fayda peşinde olan aklın, iradenin ve duygunun fıtri bir neticesidir seyyah olmak.
Gürseren Beyaz GÖREN
23.03.2024 / İstanbul
Yorumlar
Yorum Gönder